sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2012 Salı

Oskar Geyiği

Efendim, her sene olduğu gibi 2 filmi sivriltip alakalı alakasız tüm ödülleri dayadıkları törene Oscar diyolar. The Artist 6 Hugo ise 5 heykel aldı. Bu saçmalığı uzun uzadıya yazmak olmaz tabi. En iyi makyaj ödülünün Harry Potter dururken The Iron Lady'e verilmesi sonrası daha başından "yine mi?" sorusunu sorduk kendimize. Neymiş demir leydinin gıdısı varmış, laan..

Plummer'in ödül alması, Jean Dujardin ve Woody Allen'ın Midnight In Paris'i sevindirici, Billy Crystal ise gayet sıkıcıydı. Natalie Portman ve Emma Stone büyüleyici Merly Streep her zamanki gibi zarifti. Erkekler ise şıklık yarışı içindeydi. Smokinlerde bu sene ağırlıkta olan renk kuşkusuz siyahtı.

Sonuç olarak gönülümüzden geçene yani The Artist'e gitti büyük ödüller. Rakibi Hugo'ya da sevinsin diye kıytırık ödülleri dayadılar bolca. Özeti buydu. Hayırlı olsun.

21 Şubat 2012 Salı

Kış Filmleri - In Bruges

Kara mizah türünün iyi örneklerinden biri olan In Bruges, Martin McDonagh'ın ilk uzun metraj filmi. 2008 yılında gösterime giren filmin başrollerinde Colin Farrell ve Brendan Gleeson var. Komedi - Suç - Dram türlerine de yatkın olan film tamamen Brugge şehrinde geçiyor ve şehrin güzelliklerini cömertce sunuyor.

Hatta öyle ki Brugge'ün güzelliklerini izlemekten yer yer filme odaklanamadığımız, içine giremediğimiz olmuştu. Şehrin kasvetli havası ve arka fondaki enfes müzik ile Colin Farrell'dan alışık olmadığımız seviyede iyi bir oyunculuk izlemiştik. Ne de olsa Avrupa havası solumuş, İngiliz bir yönetmenin elinden çıkmış In Bruges, kentsel dürtülerin yönetmeni Woody Allen'ın bir çok eserine benzetilebilir.

Ağır işleyen temposu mükemmel diyaloglarla, sağlam esprilerle, Brugge renkleriyle o kadar güzel kotarılmış ki izlerken bi kaç kere "keşke bitmese" dediğimi itiraf etmeliyim. Trajedi olgusunu bu kadar dengeli ölçüde mizahi ögeler barındırarak anlatabilen pek film yok maalesef yakın geçmişte. Bu nedenden dolayı yakın tarihin en başarılı yapımlarından biridir nezdimde.

Ralph Fiennes'in oyunculuğu çok çok üst seviyede. Kendisini hayranlıkla izlediğimi belirtmeliyim. Ayrıca bir de "Fransız hatunlar güzel olur" kontenjanından Clemence Poesy var ki güzelliği dillere destan.. Farrell'ın kaşlarının çekim gücünden kurtulup filme dalabilir ve Brugge'ün o ihtişamlı güzelliğinin içinde barındırdığı kasvetten de sıyrılırsanız ne mutlu size. (yürü be..)

Sonuç olarak; Harry Potter serisi izleyenler bu filmin kadrosuna da yabancı kalmayacak. İngiliz yönetmen ve oyuncuları sevenlerbirliği için ise bulunmaz nimet.. Diyaloglar o kadar keskin ki spoiler vermeden yazılması imkansız eserlerden biridir benim için In Bruges. Bu noktaya kadar iyi sabrettim diyebilirim.. Hâlâ izlemeyen bi kaç kişinin kaldığını biliyor, onlara güzel bi ikramda bulunduğumu düşünerek sonlandırıyorum.

'Kaldırım taşı dahi olsak, o Brugge'e gidilecek..'

İyi seyirler.

                                                In Bruges (2008)




                                        Les Discrets - La Traversée

13 Şubat 2012 Pazartesi

Şubat - Bi takım ödül törenleri.

Adele 6, Foo Fighters 5 ödülle kapattı geceyi. Bizim çocuklar 2 ödülle yetinmek durumunda kaldılar. Şanssızlık Adele gibi bi insan azmanı ile yarışmaktı, sağlık olsun. Sonucu önceden belli olan sıkıcı törenlerden biriydi. İstediğimiz olmayınca çemkirdiğimiz, yarısında uyuyakaldığımız, komik ve doğallıktan uzak gösteriler nihayetinde, büyütmemek gerek. Salyalar akıtarak izleyeceğimiz bi Academy Awards öncesi bunu yazmak büyük cesaret tabi.. BAFTA'da diğer sıkıcı gösterilerden biriydi mesela; The Artist 7 dalda pfff..

Herkesin izlediği törenleri baştan sona anlatmak da ayrı saçmalık.. Grammy için gecenin önemli anı Beach Boys ve Paul McCartney'nin sahne almasıydı. Özellikle Beach Boys çok uzun bi aradan sonra tören için sahneye çıktığında onlara Maroon 5 ve Foster the People eşlik etti. Whitney Houston defalarca anıldı, Chris Martin'in Paradise söylerken çektiği çile, kulaklarımıza verdiği zarar ürkütücü boyutlardaydı..

Hepsi bu. Geberin.

                                         The La's - There She Goes
                                  

25 Ocak 2012 Çarşamba

84. Akademi Ödülleri

Hollywood'un kendi kendini ödüllendirme, onurlandırma hedesi Oscar'ların adayları açıklandı. The Artist ve Hugo tahmin edildiği üzere en çok adaylık alan filmler. The Artist en iyi film dahil olmak üzere aday olduğu 10 kategoriden en az 6'sını alır diye tahmin ediyorum. Gayet sıkı filmler var bu sene. 50/50'nin adaylık alamaması şaşırttı beni. Özgün senaryo veya yardımcı erkek oyuncu olarak bi adaylık verilebilirdi. Moneyball ile Brad Pitt en iyi erkek oyuncu ödülünü alsın isterim, artık. Meryl Streep başlı başına bi oscar tarihçesi. Ödüllerle neredeyse aynı yaşta. Kendi adaylık rekorunu da kırdı zaten.. En iyi kadın oyuncu ödülünü alacağını düşünüyorum. Gizemli adam Terrence Malick'de ödül almasını dilediğim bi başka aday. Bayanlarda bu seneki gözağrım Melissa McCarthy. Bridesmaids'de inanılmaz bi oyunculuk sergiledi. Muhtemelen karambole gidecek tabi.. Özgün senaryo Woody Allen'a, uyarlama ise Hugo ile John Logan'a verilir. Kurgu'da ise bana göre işler karışık, kime giderse diğerine yazık olacak.

Evet, her fırsatta umursamadığımızı söylediğimiz, "Hitchcock'a n'aptılar ya? Kubrick'e ödül vermeyen Akademi, Godard'a haksızlık ettiler..", şeklinde sözlerle sürekli çemkirdiğimiz Akademi Ödülleri hakkındaki bi yazımızın daha içine sıçayım. Kafanıza Woody Allen düşsün işalla.

En İyi Film
War Horse
The Artist
Moneyball
The Tree of Life
Midnight in Paris
The Help
Hugo
The Descendants
Extremely Loud and Incredibly Close

En İyi Erkek Oyuncu
Demian Bichir "A Better Life"
George Clooney "The Descendants"
Jean Dujardin "The Artist"
Gary Oldman "Tinker Tailor Soldier Spy"
Brad Pitt "Moneyball"

En İyi Kadın Oyuncu
Glenn Close "Albert Nobbs"
Viola Davis "The Help"
Rooney Mara "The Girl with the Dragon Tattoo"
Meryl Streep "The Iron Lady"
Michelle Williams "My Week with Marilyn

En İyi Yönetmen
Martin Scorsese - ''Hugo''
Wood Allen - ''Midnight in Paris''
Michel Hazanavicius – ''The Artist''
Terrence Malick - ''The Tree of Life''
Alexander Payne  ''The Descendants''

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kenneth Branagh ''My Week With Marilyn''
Jonah Hill ''Moneyball'
Nick Nolte ''Warrior''
Christopher Plummer ''Beginners''
Max von Sydow ''Extremely Loud and Incredibly Close''

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Berenice Bejo ''The Artist'
Jessica Chastain ''The Help''
Melissa McCarthy ''Bridesmaids''
Janet McTeer ''Albert Nobbs''
Octavia Spencer ''The Help''

En İyi Orijinal Senaryo
Michel Hazanavicius – ''The Artist''
Annie Mumolo & Kristen Wiig ''Bridesmaids''
J.C. Chandor ''Margin Call''
Woody Allen ''Midnight in Paris''
Asgar Farhadi ''A Seperation''

En İyi Uyarlama Senaryo
Alexander Payne ve Nat Faxon & Jim Rash "The Descendants"
John Logan ''Hugo''
George Clooney & Grant Heslov ve Beau Willimon ''The Ides of March''
Steven Zaillian ve Aaron Sorkin ''Moneyball
Bridget O'Connor & Peter Straughan ''Tinker Tailor Soldier Spy''

En İyi Yabancı Film
A Separation (Iran)
In Darkness (Poland)
Monsieur Lazhar (Canada)
Footnote (Israel)
Pina (Germany)

23 Ocak 2012 Pazartesi

50/50

Aslına bakarsanız Josep Gordon-Levitt ismini gördüğüm an beklemeye koyulduğum filmdi. Türü komedi - drama olunca -ki bu sevdiğim tür oluyo- bekleme süreci heyecana ve sabırsızlığa dönüştü. Ülkemizde henüz gösterime girmemişti (sanırım girmeyecek) dolayısıyla malum ortamlara düşmesini bekledim. Şöyle ki; her üç günde bir malum ortamları ziyaret edip durumun ne olduğunu kontrol ettim diyebilirim. Uygun şekilde nihayet 'edindikten' sonra birde altyazı sorunuyla karşı karşıya kaldım. Film öyle ya da böyle izlenecekti. Çoğu kişi gibi Sherlock Holmes'ü beklemeliydim, normal olan buydu aslında.

Bazen hiç izlemediğimiz bi filme de nedensizce önem verebiliyoruz(genius). Bi sebebi yok gibi görünüyordu. Aslında bi sebep aramak bile saçma geliyordu ya.. İnsanın "en iyi filmim" dediği eserler ne top250'nin tepesindeki ne de basının, otoritenin dayattığı, şişirdiğidir.. Hepimizin aşşağı yukarı bi favori yönetmeni, favori oyuncusu, favori türü var, basit. En sevdiğiniz filmin "Babam ve Oğlum", en sevdiğiniz oyuncunun Jackie Chan olduğunu söylemekten utanmayın. Zevk mevzusu bu. Şaka bi yana, tüm imkanlar önüme sunulmuşken filmi izleyememe gibi bi durum oluştu, bi isteksizlikte diyebiliriz.(burada blogger size açılıyor) Konusu muydu acaba rahatsız eden? Kanserden canı yanan bi ailenin ferdi olarak bu kadar hassas bi konunun içine girmek korkuttu belkide, bilemedim ben. Neyse çokta dramatize etmeden devam edelim.(blogger filmin etkisinde) Nihayet açtım izledim;

Evet belki olağanüstü bi yapım değil, oyunculuklar mükemmel de olmayabilir, hikaye aksıyor, ışık kaçıyor, duyguyu tam olarak yansıtamıyor da olabilir. Lâkin kendini o filmin içinde buluyorsan, empati yapabiliyor ve duyguyu hücrelerine kadar hissedebiliyorsan teknik detayın, ıvır zıvırın ne önemi var ki? Evet beklentiler yüksekti ve benim beklentilerimi tamamen karşıladı film. İddiasız, düşük bütçeli, reklamsız, sessiz sedasız bi yapımdı esasen.. Buna rağmen film Utah'dan ödülle döndü, Altın Küre'de aday oldu, Oscar'a da aday olması bekleniyor.


Film bi 5 dakikalık "High and Dry" ile başlıyo ve ilk dakikadan kapılmamak kaçınılmaz hale geliyor. Her şey yolunda gibi görünüyor, baş karakterlerin keyfi yerinde. Verandalı bir ev, güzel ve başarılı sevgili, matrak bir dost, iyi sayılabilecek bir iş.. 27 yaşında bir adam tüm bunların sahibi. Kanser denen illetle tanışana kadar normal giden hayatların birden nasıl karmaşaya dönüşebileceğini izliyoruz bundan sonrasında. Tabiki tüm filmi anlatıp spoiler manyağı yapmayı düşünmüyorum milyonlarımı.

Hikaye "kanser oldu, bakın nasıl hassas konu, duyarlı olmalıyız hımm" değil onu bi kere baştan belirtelim. Grip olduğumuzda dahil üzülen annenizi, parmağınız kesildiğinde dahi endişelenen, panik olan arkadaşınızı görüyorsunuz filmin içinde.

Seth Rogen'ın oyunculuğu müthiş, Levitt bi kaç sahnede döktürüyor, Anna Kendrick inanılmaz şirin. Filmin işleyişi ağır olmasına rağmen kesinlikle sıkmıyor. Soundtrackleri başarılı buldum. Açılış ve kapanış şarkıları Radiohed, Pearl Jam olunca başarılı olmaması söz konusu olamaz tabi. N'apalım o kadar da olsun.

Son olarak;
Bu sadece bir kanser filmi değil, bu aslında çokça da dostluğun filmi. Sosyal mesaj vermeyi düşünmüyorum, sadece filmi izlemenizi öneriyorum. 50/50 bu senenin en sağlam yapımlarından biri ve şahsen son dönemde izlediğim en başarılısı..

                                         Pearl Jam - Yellow Ledbetter



                                                50/50 (2011)

22 Ocak 2012 Pazar

90'lar

Malumunuz bu geceyi 90'lar gecesi ilan ettik. Kim etti niye etti bi bilgimiz yok. Kıllanmıyor da değiliz. Hafızamız ve bilgimiz yettiğince 90'lara değinicez umarım.

90'lar deyince benim aklıma o enterasan giyim tarzı geliyo öncelikle. Göğüs hizasındaki dar paçalı, şekilsiz ve genellikle açık renk kot pantolonlar, salaş ve garip desenli kazaklar, doğada bulunmayan renklerin olması şart koşulmuş, yine bol kesim gömlekler.. Moda o şekildeydi n'apalım bi bahane değildir. 90'ların iğrenç giyim zevkini bu şekilde ört bas edemezsiniz.

Misafirlik ilişkileri diye bi şey vardı bi kere. "Annemler size misafirliğe gelecek.." cümlesinin çıkış dönemleri.. Koşullanmış gibi her akşam birileri ötekinin evinde olur çaylar demlenir televizyon izlenir, başta diziler olmak üzere, spor ve siyaset üzerine hararetli konuşmalar yapılırdı. Pazar günleri anlamını yitirmemişti. En az 3 aile pinkiğe gidecek kuralı 70'lerden yadigardı. Cümbür cemaat toplanılır, top, hamak, karpuz, rakı, mangal kapılıp yola çıkılırdı.

Barbie bebeklerin, Spice Girls'ün, Çılgın Bediş'in, Bizimkiler'in, futbolcu kartlarının, yakartopun, ip atlamanın, tuzlu çekirdeğin, kontra bisikletin, parlament gece sinemasının, çarkıfelek'in hayatımızda kocaman yere sahip olduğu dönemlerdi 90'lar.

Reha Muhtar'ın henüz fularının olmadığı ve otorite sayılmadığı, İsmail YK'nın Yurtseven Kardeşlerden ayrılmadığı, Rıdvan Dilmen'in gol olur demediği bizzat golü attığı dönemlerden bahsediyoruz. Grup Vitamin ve İzel-Çelik-Ercan travmasının, Amerikan özentiliğinin tavan yaptığı dönemlerdi 90'lar. Hele bir Süheyl-Behzat kardeşler vardı ki yazmaya korkuyorum onları..

Sinema'nın en iyi örneklerinin sunulduğu yıllardı. Özellikle 1994.. Neler çıkmadı ki? The Shawshank Redemption, Pulp Fiction, Forrest Gump, Leon, The Lion King, Ed Wood.. Sayısız başarılar elde eden yapımlardı.. Sadece filmler değil dizilere baktığımız zaman yine 94 yapımı Friends var ki sanırım yeterlidir. Türk tvlerinde ise hatırladığım kadarıyla Full House, The Sopranos gibi gayet iddialı yapımlar vardı. Tabi iddiasız Alf'i de unutmamak gerekir. Kaşları arasında bi koloni yaşardı Alf'in. Öyle yaratıktı.

Gelelim müziğe, şahsi görüşüm 90'ların grunge etkisi altında geçtiğidir. Nirvana doğrudan 90'ları esir aldığı için değil. Aynı zamanda Pearl Jam, Soundgarden, Alice In Chains gibi yetenekli gruplar çıkardığı için de.. Nevermind albümü ve onun efsane kapağı, Ten albümü ve Jeremy'nin haylazlığı günümüzde hâlâ ayıla bayıla dinlenmekte. Genç kızların %70'inin odasını süsleyen Kurt Cobain posterleri ve yine yüzdenin geri kalanının Spice Girls, Ricky Martin'den oluşması pop ve grunge'ın dönemde etkili olduğunun en büyük kanıtlarıydı.

Macaroni dansıyla kaç erkek doğum günlerinde heba edilmedi ki? Dansa davet oynarken kaç hemcinsim küçük düşürülmedi ki? Hak ettik mi? Evet. Çünkü Doğan SLX ile Mustafa Sandal, Müslüm Gürses dinleyen gençler sokaklarda dehşet saçıyordu ve cinsimizin cezalandırılması gerekliydi. Tüm bunların yanı sıra güzel işler de yapabiliyoduk nadiren de olsa. Cemali ve Duymak İstiyorum, Fatih Erdemci ve Ben Ölmeden Önce gibi, Ünlü gibi, Yavuz Çetin gibi sağlam efsanelerimiz de mevcuttu.

Kaçırdığımız, atladığımız, unuttuğumuz bi şey varsa affola.. 90'ları özlüyor, 20 yıl sonra bugünleri tartışmak, konuşmak üzere sağlıcakla kalmanızı temenni ediyoruz..

Tansu Çiller.


                                      Nirvana - Smells Like Teen Spirit


                                              Pulp Fiction (1994)

15 Ocak 2012 Pazar

The Girl With The Dragon Tattoo

Romanını okumadım. Okusaydım isimler, mekanlar bu kadar iç içe geçmezdi muhtemelen. Fincher işi olduğu için yadırgayacak değiliz tabii. Çok iyi bi hikaye, kurgu da muazzam olunca Fincher'ın mutfağından yine leziz bi eser çıkmış. Girişte öyle bi intro var ki tam dumurluk. Nasıl bi hayalgücünün eseriyse artık beni koltuğa yapıştırdı daha ilk saniyede. 3 saatlik bi hafif gerilim sizi bekliyo ama sıkılmayacağınızın garantisini verebilirim. Seven tadı aldık mı? Hayır pek değil. Akademiden ödül alır mı? Kesinlikle evet. Tabi Fincher antipatisi ne durumda şuan Hollywood'da, onu bilemiyoruz.. 2011 yapımı film aynı zamanda üçlemenin ilk halkasını oluşturuyor.

Rooney Mara diye bi oyuncu armağan ediyo bu film başta. Hatunun her hareketi olay. Doğrudan bi hayranlık besleme durumu söz konusu olabiliyo. Genç bi oyuncu, artık önü açık. Doğru yapımları seçerse 2. Marla Singer'ı bulduk demektir beyler. Daniel Craig ise bildiğiniz gibi. 'Bond' bu sektörün en iyilerinden. Yaşına rağmen fiziği de oyunculuğu gibi "maşallah"ı hak ediyo.

Filmde bi kaç rahatsız edici sahne mevcut. Fazlasıyla rahatsız edici hatta. Neyseki çok fazla göze battığı söylenemez. Sevgili yönetmenimiz 10 dakika geçmeden hafızamızdan siliyor o sahneleri.. Sağolsun, canım ya.

Sonuç olarak; Fincher dehası yine yaptı yapacağını diyor, müthiş intro ile sizleri başbaşa bırakıyoruz.

13 Ocak 2012 Cuma

Juuuump Juuuump Juuuump and Jmp.

1964 yapımı A Hard Day's Night filminden güzel bi sahne ya da epic jump diyelim. Başrolde tabiki Ringo..



9 Ocak 2012 Pazartesi

Merhaba.

Bu hafta elektrikler kesik olduğu için yazamadık. Evde gaz lambası, sofra bezi üstünde portakal soyarak takılıyoruz. Tabi milyonlara hitap ettiğimiz için açıklama gereği duyuyoruz bunu. Yorucu hafta tanımını yaşadık ve artık yazılması gerektiğine kanaat getirdik. (3-5 kişilik münferit grup olarak.)

Altın Küre yaklaşıyo sinemasal hezeyanlarımız gel gitlerle bizleri çalkalarken, çıkmayan her bi altyazı için ayrı ayrı küfürler ediyoruz. Bi çok filmi izleyemediğimiz için yorum yapmak istemiyoruz tabiki. Muhtemel Oscar adaylarından Moneyball'ı, The Ides Of March ve Drive'ı izleyebildik ve her birini de beğenmiş bulunduk. Geçtiğimiz yıla nazaran hayal kırıklığı var genel olarak. Bu seneki yapımlar bi The King's Speech veya Black Swan değiller kesinlikle. Akademiyi de salladığımızdan değil ya, adettendir çayı demleyip, mısır pıtlaklarımızı yapıp soğuk kış gecelerinde yorgan altına gömülüp seyre daldık. Tıpkı törende uykusuz kalıp yapacağımız gibi.

Brad Pitt yaşlanmış dostlar. Kırış kırış olmuş dağ gibi adam. Ryan Gosling senenin oyuncusu olabilirmiş, az kaldı. George Clooney iyi yönetmen olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyo. Karizmasında düşüş yok.

Göze batan bi soundtrack olmadı maalesef. Nerde o Garden State'ler, 24 Hour Party People'lar..


                                        Fleet Foxes - Your Protector

3 Ocak 2012 Salı

Chunking Express

Eşe dosta tavsiye ettiğimiz, hakkında sürekli hemde uzun uzadıya konuşup, tartıştığımız Kar Wai Wong filmidir. Sözlük tadında başladığımız kısa yazıda film hakkında değersiz bilgiler vericez. Merak edilmesin, spoiler yok.

Orjinal adı Chung Hing sam lam olan Hong Kong çıkışlı filmimizde 2 ayrı insanın aşkları, takıntıları, küçük dünyaları incelenmekte. Genel olarak çok eğlenceli bi film olmasına karşın izleyenler sürekli ağlayıp, zırladığı işitilmektedir. Kaldı ki Tarantino usta bile her izlediğinde ağladığını beyan etmiştir. Aslına bakarsanız eğlenceli bi o kadar da hüzünlü bi film.

Ustaca replikler, inanılmaz görüntüler, farklı çekim teknikleri, iyi düşünülmüş detaylar ile şahane bi eser olmuş. Ama nasıl? Arkadaş film bi kere 1994 çıkışlıdır. Ne demek istediğimi anlamayan adam sinemadan uzak dursa iyi eder. Yani filmin kötü olma gibi bi ihtimali zaten yoktur. Kar Wai Wong Dung che sai duk'un 2 yıl süren çekimlerinden bunalır. Arada çıtır niyetine rahatlamak amacıyla Chunking Express'i çekmeye karar verir. Havaalanında çekilmesini ister fakat izin çıkmaz. Alır eline el kamerasını, 3 ay da bi şaheser yaratır. Ortaya nasıl bi şey çıktıysa artık, odaları bile ağlatmayı başarır..

Ve olayın özü; film için öyle bi şarkı seçilir ki izleyenleri gafil avlar, aptal eder, uzaklara kaçmaya teşvik eder, deli dolu yapar, Adnan Oktar'ı göğe yükseltir, İzzet Altınmeşe'ye hayatı sorgulatır.

Sonuç olarak film Kar Wai'nin en başarılı 2-3 eserinden biri olur.

Film - soundtrack etkisi bu yapımda doruğa çıkmış biz ölümlülere ise defalarca izlemek kalmıştır..

                             The Mamas & The Papas - California Dreaming