"Rivayet o dur ki İngilizce sözlüklerde "underrated" kelimesinin karşılığı "James" olarak verilmiştir."
..
1982 yılında pop müzik tüm dünyayı etkisi atlına almış fakat İngiltere'ye okyanusun diğer tarafında olduğu gibi bi etkiyi tam olarak bırakamamıştı. Ada'da rock müzik direnişini sürdürüyordu. Kısa geçmişi olan bu müzik türü de yeni kollara ayrılıyor ve bi çok alt kültürü ve müzik türlerini oluşturuyordu. İngiltere'de tabiki Manchester'ın dönemiydi, en iyi müzik grupları bu şehirden çıkardı..
1982 yılı Manchester University'nin haşın dansçısı Tim Booth'u ikna eden James grubu elemanları fazla vakit kaybetmeden çeşitli mekanlarda çalmaya başlar. The Fall'ın önünde sahne almaları ve Hacienda'da etkileyici bi performans sergilemeleri sonucu çok geçmeden de Hacienda patronu, Factory Records'un kurucusu, Manchester sound'unun yapı taşlarından olan Tony Wilson'ın dikkatini çekerler.
..3 parçalık ilk EP Jemino piyasaya çıkmış ve haftanın plağı seçilmişti..
İlk EP başarılı olmuştu. James dönemi esir alan The Smiths in ön grubu olarak turnelere çıkmaya başlamıştı. 1986 yılına gelindiğinde gitarist Paul Gilbertson uyuşturucu sorunları sebebiyle gruptan uzaklaştırılıyor yerine Larry Gott getiriliyordu. James II adlı ikinci EP'de başarılı olmuş grup kemik dinleyici kitlesini oluşturmaya başlamıştı.
Bu dönemde grup üyeleri özel hayatlarında kısıtlamalara gitmiş, Factory Records'un albüm isteklerine yanıt vermeyerek Sire Records ile anlaşmıştı. Aynı dönemde gelen 3. EP Sit Down ve tekrarlı sözler içeren, Stutter albümü 1986 yılında piyasaya çıkmıştı. Düşük bütçeli ve tanıtımı yapılmayan albüm beklenen ilgiyi görmemiş, James birden bire gözlerden düşmüştü.
1988 yılının Eylül ayında grubun Sire Records ile son çalışması olan Strip Mine piyasaya çıktı. Grup Sire ile sorunlar yaşıyordu. İkinci albüm de beklenen ilgiyi görmemişti. James'in bi şekilde Sire'den yakasını kurtarması gerekiyordu ve başardılar da.. Fakat grubu zor günler bekliyordu.
Bu dönemde Manchester Royal Clinic'de kobaylık yapan grup üyeleri çaresizliğin dibindeydi.. Kendilerini konu alan bir belgesel bile çekilmişti. James için daha kötüsü olamazdı.. Yeniden sahnelere ve listelere dönmeliydiler. Rough Trade Records etiketli ve tamamen banka kredileriyle çıkarılan, canlı kayıtlardan oluşan albüm One Man Clapping indie listelerine 1 numaradan girmişti..
1989 yılına gelindiğinde sahnede kapışan Booth-Whelan ikilisinden davulcu olan gruptan ayrılmış yerine David Baynton-Power getirilmişti. Bu dönemde gruba yeni ve yetenekli müzisyenler dahil olmuş Gold Mother albümü piyasaya sürülmüştü.. Albümden çıkan single'lar Come Home ve Sit Down indie listelerini alt üst etmişti. Bu başarıdan sonra turnelere büyük ilgi gösterilmiş ve grup Fofana Records ile anlaşma imzalayarak Gold Mother albümünü 1990 yılında tekrar piyasaya sürmüştü.. Bu versiyonda yer alan Lose Control ve Sit Down şarkılarıyla İngiltere listelerinin tepesine yerleşmiş, albüm tahmin edilenin 10 katı kadar fazla satış rakamına ulaşmış, Sit Down single'ı Ada'nın en çok satılanı olmuş ve grup bi an da tekrar kamuoyunun dikkatini çekmişti.. Kötü günler geride kalmış, en önemlisi James dönmüştü.
1992 senesine gelindiğinde James en iyi işlerinden biri olan Seven'ı piyasaya sürdü. Albüm özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nde tutuldu ve grup oldukça geniş bir hayran kitlesi edindi. İngiltere'de de oldukça ses getiren albümden Sound listelere üst sıralardan giriş yaptı. Tam bu dönemde grup Neil Young'un ön grubu olarak ilk Amerika turnesine çıktı.. Turneden dönüldüğünde albüm hazırdı ve prodüktör koltuğunda yetenekli müzik adamı Brian Eno vardı...
Kendini keşfetme yolculuğuna Eno ile çıkan grup 2 albümle muhteşem döndü. Laid'i piyasaya süren grup o güne kadar ki en başarılı çalışmasına imza atmıştı. Albüm Ada'da tam 600.000 kopya satmıştı. Laid parçası artık Ada'nın yeni hit'iydi. Akabinde çıkan deneysel Wah Wah'ın ise varlığıyla yokluğu bir olmuştu. James hiç ummadığı bi başarı yakalamış, malum Manchester sounduna yön verenlerden biri olmuştu.
Saadet pek fazla sürmemiş grubun 2 önemli ismi Larry Gott ve Martine McDonagh gruptan ayrılmıştı. Booth ise solo projesi için gruptan iznini istemiş ve Angelo Badalementi ile Booth and the Bad Angel albümünü kaydetmişti. Pek ilgi görmeyen albüm yine de eleştirmenler tarafından olumlu yorumlar almıştı.. Dağıldı dağılacak denilen James 1997 Şubat'ında Whiplash ile harika bir dönüş yaparak, She's a Star ile İngiltere'de tekrar Top10'a girmişti.
Grubun defalarca değişen kadrosuna katılan isim bu kez ritm gitarda Michael Kulas'idi. Mart 1998'de grup Fofana Records imzasıyla Best Of albümünü çıkardı. Albüm satışlarda 1 numaraya kadar yükseldi ve James çıktığı turnelerin hepsinde kapalı gişe olarak performans sergiledi.. Albüm satışları gayet başarılıydı..
Yeni albüm için stüdyoya dönen Tim Booth ve arkadaşları Millionaires'in kayıtlarını bitirip Ekim 1999'da albümü piyasaya çıkardığında beklenenden fazla ilgi gördü. Maddi olarak çok fazla getirisi olan albüm, hayranlar tarafından ise beğeni görmedi. Bunun üzerine grup tekrar Brian Eno'nun kapısını çalacaktı..
2001 senesinde Plased To Meet You albümünü yayınladı. Albümün kapağında grup üyelerinin yüzleri birleştirilerek kompozit bir resim oluşturuldu. Ama bu ilginç kapak tasarımı bile albümü kurtaramadı. Fofana ile o güne kadar ki en düşük satış rakamlarına ulaşılmıştı. James başladığı yerde, Manchester'da bitirmeye karar verecekti. Tim Booth gruptan ayrılmak istediğini açıklamıştı bile.. İngiltere'de bir veda turnesi düzenleyen grup kapanışı memleketlerinde inanılmaz bir konserle Manchester Evening News Arena'da yaptı. Bu konser DVD olarak daha sonra satışa sunuldu. (Getting Away With It...) Bir efsane daha sahnelerden çekilmişti.
Bi çok kişi Tim Booth'un elektronik müzik ve sinema merakının bu ayrılığa neden olduğunu söylüyordu. Söylendiği gibi bi kaç sinema filminde ufak rollerde yer almış ve 2005 senesinde Bone adlı bir albüm de çıkarmıştı. Ancak başarılı olamamıştı.
Neyse ki ayrılık çok uzun sürmeyecekti..
2007 yılına gelindiğinde James üyeleri görüşmelere başlamış, bu gelişmeler basında da yer almıştı. Nihayet tüm üyeler ikna edilmişti. Müjdeli haber 2007'de gelmiş ve James birleşmişti. 5 konserlik turne açıklandığı an biletler sold-out olmuştu. Senenin bombası olan bu birleşme sonrasında tüm büyük festivallerden davet alan grup hem kendi programını hem festival programlarını genişletmek zorunda bırakmıştı.
Beklenen albüm Hey Ma 2008'de raflardaki yerini almış ve İngiltere listelerinde yine yeni yeniden ilk 10'a girmeyi başarmıştı. Tim Booth ele güne "I'm alive!" diyordu.. Bu dönemde grup yoğun konser programına devam etti.
2010 yılına gelindiğinde 2 set halinde The Night Before ve The Morning After albümleri yayınlandı. 2011'de grup faal olduğunu fakat Tim Booth'un solo projelerde yer alacağını açıkladı.. Bu dönemde İstanbul sevgisi de bilinen Tim Booth ve arkadaşları sırasıyla 2007 ve 2011'de İstanbul'da konserler verdi.
Tüm başarısına rağmen James hiç bir zaman kalıcı olamadı. Asla hak ettiği ilgiyi görmedi. İlk zamanlarında grup The Smiths'in veliahtı olarak gösteriliyordu. Morrissey onları açık şekilde desteklemiş hatta en sevdiği grubun James olduğunu da bir röportajında sözlerine eklemişti.. Bu onlar için bi avantaj gibi görünürken aslında tamda ters etki yapmıştı.. Ayrıca İngilizlerin kalitesiz magazin medyasına prim vermeyerek, basınla arasına duvar örebilen nadir gruplardan olması da ilgi görmemelerinde ki başlıca sebeplerden biriydi. NME örneği bunun en büyük kanıtıydı. Açıkçası grup gençler tarafından da tercih edilmiyordu.
Sona gelirken;
Radiohead, Coldplay, Nirvana, Happy Mondays ve The Stone Roses gibi grupları konserlerinde ön grubu olarak sahneye çıkaran James, tuhaf ki hiç bir zaman yeteri kadar önemsenmedi İngiltere'de. Aslında biraz karizmaları birazda sansasyonları eksikti. Mutlu eden müziğiyle, Tim Booth'un inanılmaz vokaliyle hatta konserlerdeki o "bizden biri" tavırlarıyla James, sadık hayran kitlesiyle birlikte her zaman farklı olmayı başaran, dönemin arka mahalle efsanelerindendi. Geriye bıraktıkları Sometimes, Say Something, Getting Away With It, Laid, Sit Down, Come Home, Lose Control, Born Of Frustration, Out to Get You, Senorita, Waltzing Along gibi efsane eserlerle bizleri kutsadıkları için kendilerine ne kadar minnet etsek az.
İyi ki müzik yaptınız kötü giyimli adamlar..
pleased to meet you.
James - Getting Away With It... (All Messed Up)
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inceleme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Mart 2012 Perşembe
Müzik tarihinden bi underrated vak'a: James
21 Şubat 2012 Salı
Kış Filmleri - In Bruges
Kara mizah türünün iyi örneklerinden biri olan In Bruges, Martin McDonagh'ın ilk uzun metraj filmi. 2008 yılında gösterime giren filmin başrollerinde Colin Farrell ve Brendan Gleeson var. Komedi - Suç - Dram türlerine de yatkın olan film tamamen Brugge şehrinde geçiyor ve şehrin güzelliklerini cömertce sunuyor.
Hatta öyle ki Brugge'ün güzelliklerini izlemekten yer yer filme odaklanamadığımız, içine giremediğimiz olmuştu. Şehrin kasvetli havası ve arka fondaki enfes müzik ile Colin Farrell'dan alışık olmadığımız seviyede iyi bir oyunculuk izlemiştik. Ne de olsa Avrupa havası solumuş, İngiliz bir yönetmenin elinden çıkmış In Bruges, kentsel dürtülerin yönetmeni Woody Allen'ın bir çok eserine benzetilebilir.
Ağır işleyen temposu mükemmel diyaloglarla, sağlam esprilerle, Brugge renkleriyle o kadar güzel kotarılmış ki izlerken bi kaç kere "keşke bitmese" dediğimi itiraf etmeliyim. Trajedi olgusunu bu kadar dengeli ölçüde mizahi ögeler barındırarak anlatabilen pek film yok maalesef yakın geçmişte. Bu nedenden dolayı yakın tarihin en başarılı yapımlarından biridir nezdimde.
Ralph Fiennes'in oyunculuğu çok çok üst seviyede. Kendisini hayranlıkla izlediğimi belirtmeliyim. Ayrıca bir de "Fransız hatunlar güzel olur" kontenjanından Clemence Poesy var ki güzelliği dillere destan.. Farrell'ın kaşlarının çekim gücünden kurtulup filme dalabilir ve Brugge'ün o ihtişamlı güzelliğinin içinde barındırdığı kasvetten de sıyrılırsanız ne mutlu size. (yürü be..)
Sonuç olarak; Harry Potter serisi izleyenler bu filmin kadrosuna da yabancı kalmayacak. İngiliz yönetmen ve oyuncuları sevenlerbirliği için ise bulunmaz nimet.. Diyaloglar o kadar keskin ki spoiler vermeden yazılması imkansız eserlerden biridir benim için In Bruges. Bu noktaya kadar iyi sabrettim diyebilirim.. Hâlâ izlemeyen bi kaç kişinin kaldığını biliyor, onlara güzel bi ikramda bulunduğumu düşünerek sonlandırıyorum.
'Kaldırım taşı dahi olsak, o Brugge'e gidilecek..'
İyi seyirler.
In Bruges (2008)
Les Discrets - La Traversée
Hatta öyle ki Brugge'ün güzelliklerini izlemekten yer yer filme odaklanamadığımız, içine giremediğimiz olmuştu. Şehrin kasvetli havası ve arka fondaki enfes müzik ile Colin Farrell'dan alışık olmadığımız seviyede iyi bir oyunculuk izlemiştik. Ne de olsa Avrupa havası solumuş, İngiliz bir yönetmenin elinden çıkmış In Bruges, kentsel dürtülerin yönetmeni Woody Allen'ın bir çok eserine benzetilebilir.
Ağır işleyen temposu mükemmel diyaloglarla, sağlam esprilerle, Brugge renkleriyle o kadar güzel kotarılmış ki izlerken bi kaç kere "keşke bitmese" dediğimi itiraf etmeliyim. Trajedi olgusunu bu kadar dengeli ölçüde mizahi ögeler barındırarak anlatabilen pek film yok maalesef yakın geçmişte. Bu nedenden dolayı yakın tarihin en başarılı yapımlarından biridir nezdimde.
Ralph Fiennes'in oyunculuğu çok çok üst seviyede. Kendisini hayranlıkla izlediğimi belirtmeliyim. Ayrıca bir de "Fransız hatunlar güzel olur" kontenjanından Clemence Poesy var ki güzelliği dillere destan.. Farrell'ın kaşlarının çekim gücünden kurtulup filme dalabilir ve Brugge'ün o ihtişamlı güzelliğinin içinde barındırdığı kasvetten de sıyrılırsanız ne mutlu size. (yürü be..)
Sonuç olarak; Harry Potter serisi izleyenler bu filmin kadrosuna da yabancı kalmayacak. İngiliz yönetmen ve oyuncuları sevenlerbirliği için ise bulunmaz nimet.. Diyaloglar o kadar keskin ki spoiler vermeden yazılması imkansız eserlerden biridir benim için In Bruges. Bu noktaya kadar iyi sabrettim diyebilirim.. Hâlâ izlemeyen bi kaç kişinin kaldığını biliyor, onlara güzel bi ikramda bulunduğumu düşünerek sonlandırıyorum.
'Kaldırım taşı dahi olsak, o Brugge'e gidilecek..'
İyi seyirler.
In Bruges (2008)
Les Discrets - La Traversée
16 Şubat 2012 Perşembe
Foster The People
Çok yeni bi indie grupla tanıştıralım sizi. Aslında 2011 yılında ismini duymayan yok onların.. Geçen yıla damga vuranlardan biriydiler. Lastfm istatistiklerinde yılın en çok dinlenen ilk 3. grubundan biriydi Foster The People. Geçtiğimiz yaz özellikle Pumped Up Kicks ile salladılar ortalığı. Los Angeles'lı genç arkadaşların projesi olarak adımlarını attılar. Tahmin ettiklerinden çok daha büyük bi başarıya ulaşmaları fazla zaman almadı. Torches (2011) albümü kuşkusuz senenin en iyilerindendi ve bu onlara bi çok büyük festivalde sahne alma fırsatını da verdi.
Hakkında henüz yeterli bi bilgiye sahip değiliz, malum daha çok yeniler. İndie pop tarzını seven, bi anda kalkıp dans ediyim, kıpır kıpır olayım diyen, yine bi dönem MGMT ile yatıp kalkmış müzikseverlerin beğeneceği türden bi grup; Foster The People.
Foster The People - Pumped Up Kicks
Foster The People - Houdini
Hakkında henüz yeterli bi bilgiye sahip değiliz, malum daha çok yeniler. İndie pop tarzını seven, bi anda kalkıp dans ediyim, kıpır kıpır olayım diyen, yine bi dönem MGMT ile yatıp kalkmış müzikseverlerin beğeneceği türden bi grup; Foster The People.
Foster The People - Pumped Up Kicks
Foster The People - Houdini
Etiketler:
foster the people,
inceleme,
müzik
13 Şubat 2012 Pazartesi
Sığmıyoruz - I'm From Barcelona
29 kişilik bir rock band düşünün. Sahneye nasıl sığacaklar şeklinde düşünen %70'iniz gayet haklı esasında. İsveçli grup bunu yıllardır yapıyo, hem de gayet eğlenerek. Jönköping çıkışlı bu küçük grubun elemanları arasında sadece İsveçli yok tabii.
Bir Barcelona seyahatinde isim "aha budur" denilmiş ve ilk ep'den sonra da EMI ile anlaşma imzalanmış. Şarkıları inanılmaz eğlenceli bi kere. Yani nasıl olmasın ki. 29 adam ve hepsinin müzikal bi misyonu olduğu düşünülürse, durup dururken, yanlışlıkla bile beste yapılabilir. Islıklar, alkışlar gibi doğal seslerin yanı sıra türlü türlü müzik aletleri de kullanılıyor. Stüdyoya nasıl sığdıklarını bilmiyoruz. Ama sahneye rahat sığıyolar. Sığmadıkları zaman farklı çözüm yolları üretip insanlara karnaval havası yaşatabiliyolar.
Indie pop, folk türü müzik yapan grubu Belle&Sebastian'a benzetildiğini sıklıkla duyuyoruz. Çete lideri Emanuel Lundgren gerçekten sempatik bi adam. Söz yazarlığını da üstlenmiş durumda. Neşe dolu, mutluluk şeysi salgılatan, sevgi temalı bi çok güzel parçanın çıkış noktası bu garip adam.
Şu ana kadar 4 albüm yaptılar ve henüz ilk albümdeki (Let Me Introdunce My Friends, 2006) başarıyı yakalayamamış olsalar da son 3 albüm de sağlam sayılabilecek düzeyde çalışmalardı.
İstiyoruz ki bu grubu sevin, üyelerini tek tek bağrınıza basın, evinize alın ve başını okşayın..
(evinize almayın..)
Şimdi size "kesin izle!" videosu paylaşıyorum.
İyi geceler.
I'm From Barcelona - A Take Away Show
I'm From Barcelona - Andy
Bir Barcelona seyahatinde isim "aha budur" denilmiş ve ilk ep'den sonra da EMI ile anlaşma imzalanmış. Şarkıları inanılmaz eğlenceli bi kere. Yani nasıl olmasın ki. 29 adam ve hepsinin müzikal bi misyonu olduğu düşünülürse, durup dururken, yanlışlıkla bile beste yapılabilir. Islıklar, alkışlar gibi doğal seslerin yanı sıra türlü türlü müzik aletleri de kullanılıyor. Stüdyoya nasıl sığdıklarını bilmiyoruz. Ama sahneye rahat sığıyolar. Sığmadıkları zaman farklı çözüm yolları üretip insanlara karnaval havası yaşatabiliyolar.
Indie pop, folk türü müzik yapan grubu Belle&Sebastian'a benzetildiğini sıklıkla duyuyoruz. Çete lideri Emanuel Lundgren gerçekten sempatik bi adam. Söz yazarlığını da üstlenmiş durumda. Neşe dolu, mutluluk şeysi salgılatan, sevgi temalı bi çok güzel parçanın çıkış noktası bu garip adam.
Şu ana kadar 4 albüm yaptılar ve henüz ilk albümdeki (Let Me Introdunce My Friends, 2006) başarıyı yakalayamamış olsalar da son 3 albüm de sağlam sayılabilecek düzeyde çalışmalardı.
İstiyoruz ki bu grubu sevin, üyelerini tek tek bağrınıza basın, evinize alın ve başını okşayın..
(evinize almayın..)
Şimdi size "kesin izle!" videosu paylaşıyorum.
İyi geceler.
I'm From Barcelona - A Take Away Show
I'm From Barcelona - Andy
Etiketler:
i'm from barcelona,
inceleme,
müzik
7 Şubat 2012 Salı
Noel Gallagher's High Flying Birds
Bildiğiniz üzere Oasis'in beyni, dahi Noel abimiz kardeş Liam'a daha fazla tahammül edemeyerek akabinde gruptan ayrılarak solo projelere yönelmişti. Geçtiğimiz yıl Noel abi (evet bu kadar samimiyiz) 3. solo çalışmasını yayınlamış (ne kadar solo tartışılır) biz Oasis severlerin hasret ateşini bi nebze olsun söndürmüştü. Yaramaz çocuk Liam'ın kadife sesi olmadan naparız biz derken, büyük abi kendi topluluğunu oluşturmuş (bkz:başlık), çalışmalara başlamış, bizleri büyük beklentiler içine sürüklemişti.
En çok merak edilen ise Noel'in Oasis dönemi tarzını koruyup korumayacağı yönündeydi. Lâkin albümü dinledikten sonra içimiz ferahladı diyebilirim. Gayet yerli yerindeydi her şey. Oasis'in Noeli olduğu gibiydi, değişen bi şey yoktu, dahi yine dahiydi. Kısmen de olsa Oasis tadı alınmıştı.. Dinledikçe açan, yavşatan, gevşeten, güzel düşüncelere sevk eden bi albüm yaratmıştı üstad. Halk arasında "uzun yol albümü" dediğimiz türden, 90'lar Oasis'ini özleten, nedense bahar tadında bi çalışma olmuştu.
Albümde yine bi bütünlük söz konusu. Harika sözler ve işleyen bi hikaye, yani Noel klasiği. İnsanı sokaklara, yolculuklara, hatta ani kararlara iten, o enfes Noel bestelerini ne biçim özlemişiz lan dedirten, bi vaha gibi imdada yetişmişti. Beady Eye'ın Differet Gear Still Speending'inden çok daha oturaklı, akıcı, hisli bi albüm bi kere (Liam'a bulaşmasam olmazdı). Albümün dikkat çeken parçaları; What A Life, Broken Arrow, Stop The Clocks ve şahsen en sevdiğim A Simple Game Of Genius.
Video kliplerden bahsedelim. Albümden 2 video klip yayınlandı. Her ikiside birbiriyle ilişkili olmasının yanı sıra hikaye örgüsüyle de dikkat çeken çalışmalardı. Yayınlanma tarihi sırasına göre paylaşıyorum, iyi seyirler.
The Death Of You And Me
If I Had A Gun..
AKA... What A Life !
En çok merak edilen ise Noel'in Oasis dönemi tarzını koruyup korumayacağı yönündeydi. Lâkin albümü dinledikten sonra içimiz ferahladı diyebilirim. Gayet yerli yerindeydi her şey. Oasis'in Noeli olduğu gibiydi, değişen bi şey yoktu, dahi yine dahiydi. Kısmen de olsa Oasis tadı alınmıştı.. Dinledikçe açan, yavşatan, gevşeten, güzel düşüncelere sevk eden bi albüm yaratmıştı üstad. Halk arasında "uzun yol albümü" dediğimiz türden, 90'lar Oasis'ini özleten, nedense bahar tadında bi çalışma olmuştu.
Albümde yine bi bütünlük söz konusu. Harika sözler ve işleyen bi hikaye, yani Noel klasiği. İnsanı sokaklara, yolculuklara, hatta ani kararlara iten, o enfes Noel bestelerini ne biçim özlemişiz lan dedirten, bi vaha gibi imdada yetişmişti. Beady Eye'ın Differet Gear Still Speending'inden çok daha oturaklı, akıcı, hisli bi albüm bi kere (Liam'a bulaşmasam olmazdı). Albümün dikkat çeken parçaları; What A Life, Broken Arrow, Stop The Clocks ve şahsen en sevdiğim A Simple Game Of Genius.
Video kliplerden bahsedelim. Albümden 2 video klip yayınlandı. Her ikiside birbiriyle ilişkili olmasının yanı sıra hikaye örgüsüyle de dikkat çeken çalışmalardı. Yayınlanma tarihi sırasına göre paylaşıyorum, iyi seyirler.
The Death Of You And Me
If I Had A Gun..
AKA... What A Life !
Etiketler:
inceleme,
müzik,
noel gallagher,
oasis
2 Ocak 2012 Pazartesi
This is Madchester
Happy Mondays'in solisti Shaun yukarıdaki lafı ettiğinde yeni bi akımın başladığını biliyordu. Zira 80 sonuna doğru Happy Mondays ve Stone Roses'un öncülüğünde sahneler alternatif müzikle kuşatılmış indie ve dans ritmleriyle esir alınmıştı.
Akımın öncüleri aslında Madchester öncesi indie kralları olan The Smiths, New Order, Joy Division gibi gruplardı. New Wave, Post Punk akımı yavaş yavaş yerini hafif ritmlere bırakıyordu. Tabiki bu dönemin başlangıcındaki en büyük etken Factory Records ve onun sahibi Tony Wilson'dı. 1982'de The Hacienda'nın açılmasıyla İngiltere'de bi çok şey değişecekti..
İlk albümler ve EP'ler dökülmeye başlamıştı Happy Mondays, Inspiral Carpets, 808 State ve Stone Roses İngiltere'de bir akımın kabullenişini sağlamıştı. Bu dönemde James kendi imkanlarıyla çıkardığı Come Home albümü ve içinde yer Sit Down adlı parça Manchester milli marşı haline gelmişti. Stone Roses ve Happy Mondays Top of the World seçmelerine katılmış, başarılı sonuçlar elde etmişti. Bu sırada The Charlatans ikinci 45'liği The Only One I Know klasikler arasına girmişti.
İndie anlayışı nedeniyle çokta gelir elde edemeyen Madchester grupları kısıtlı imkanlara rağmen başarı oranını giderek arttırıyordu. İngiliz basınının bu akımı kabullenmeyişi işleri daha da zorlaştırıyordu. Her şeye rağmen parçalar listelerde en üst sıraya tırmanmaya devam ediyordu. Happy Mondays Step On ile James Sit Down ile Happy Mondays Pills 'n' Thrills and Bellyaches ile Inspiral Carpets Life ile The Charlatans ise Some Friendly ile Madchester'dan çıkıp 1 numaraya yükselen ilk grup olmuştu.
Akımın öncüleri aslında Madchester öncesi indie kralları olan The Smiths, New Order, Joy Division gibi gruplardı. New Wave, Post Punk akımı yavaş yavaş yerini hafif ritmlere bırakıyordu. Tabiki bu dönemin başlangıcındaki en büyük etken Factory Records ve onun sahibi Tony Wilson'dı. 1982'de The Hacienda'nın açılmasıyla İngiltere'de bi çok şey değişecekti..
İlk albümler ve EP'ler dökülmeye başlamıştı Happy Mondays, Inspiral Carpets, 808 State ve Stone Roses İngiltere'de bir akımın kabullenişini sağlamıştı. Bu dönemde James kendi imkanlarıyla çıkardığı Come Home albümü ve içinde yer Sit Down adlı parça Manchester milli marşı haline gelmişti. Stone Roses ve Happy Mondays Top of the World seçmelerine katılmış, başarılı sonuçlar elde etmişti. Bu sırada The Charlatans ikinci 45'liği The Only One I Know klasikler arasına girmişti.
İndie anlayışı nedeniyle çokta gelir elde edemeyen Madchester grupları kısıtlı imkanlara rağmen başarı oranını giderek arttırıyordu. İngiliz basınının bu akımı kabullenmeyişi işleri daha da zorlaştırıyordu. Her şeye rağmen parçalar listelerde en üst sıraya tırmanmaya devam ediyordu. Happy Mondays Step On ile James Sit Down ile Happy Mondays Pills 'n' Thrills and Bellyaches ile Inspiral Carpets Life ile The Charlatans ise Some Friendly ile Madchester'dan çıkıp 1 numaraya yükselen ilk grup olmuştu.
The Hacienda'nın başı çektiği gece kluplerinde uyusturucu pazarı o kadar sağlamdıki club alkolden para kazanamaz hale geldi. Factory Records'u zor günler bekliyordu. Eskisi kadar albüm çıkmıyor lâkin konserlerle birlikte Madchester altın çağını yaşıyordu. Kimse hemen ardından gelecek olan çöküş döneminin henüz farkında değildi.
Stone Roses Amerika turnesini iptal eder, Happy Mondays yaşadığı uyuşturucu sorunu yüzünden yeni albüm yapamaz, Factroy Records'un paraları suyunu çeler, The Hacienda kapanır, gece kulüpleri elektronik müzik devrini başlatır ve bir devir fazla uzun soluklu olamadan kapanır. Günümüzde James, The Charlatans, Inspiral Carpets gibi gruplar bu akımı dar bi kitleyle yaşatmaya çalışmaktadır.
Madchester'ın müzik dünyasında etkileri uzun süre hissedilmiş, alternatif müziğin parlamasında yardımcı olmuştur. Oasis, Blur gibi Manchester çıkışlı gruplar büyük başarılar elde etmiştir.
The Charlatans - The Only One I Know
26 Aralık 2011 Pazartesi
Being Jim Morrison
Morrison'ı hepimiz biliyoruz. Ya da "Mr. Mojo Risin". 27 yaşında ölme akımını başlatan adam, The Doors'un solisti, gelmiş geçmiş en iyi 3 sesten biri, tarihin gördüğü en iyi şarkı yazarlarından vsvs. Morrison olmak diye bişey yok efenim. Çünkü hiç birimiz o kafaya ulaşamayız asla. Onu geçelim bi. En azından anlamaya çalışabiliriz, gerizekalılar bi adım geriye şimdi..
Morrison için nihilizmin dibine vurmuş hatta o dönem akımın öncülerinden olmuş diyebilir miyiz? Hayır. Çünkü nihilizmin doğrudan kendisi olmuştur bu abi. Friedrich Nietzsche, Albert Camus, Dylan Thomas ve Charles Baudelaire hayranıdır. Müzik adamı olmasaydı nihilist bir filozof olacagına kesin gözüyle bakılabilirdi.
Aslında, sahnede mastürbasyon yapması, akabinde tutuklanması, yine sahnede annesine-babasına küfür etmesi ve konserlerinden önce otel odasının balkonundan kendini sallandırması dışında normal bir birey sayılabilir.
Sinemasever bi abi olarak Morrison "Filmler yapay olarak döllenmis ölü fotograflar bütünüdür." tarzı açıklamalarıyla bir dönemin zihninde derin aydınlanmalar yaratmış, toplu sinema baskınlarına sebebiyet vermiştir. Kendi hayatını sinemada izlese Val Kilmer'i kıskanır mıydı? bilinmez.
The Lizard King (Kertenkele Kralı) lakabını kendisine vermesinin sebebi; kertenkelelerin dünyadan yok olsa da ekosistemin bozulmayacağını öğrenmesidir. Kertenkeleleri tam bağımsız hayvanlar olarak tanımlar ve kendini onların kralı ilan eder.
Tüm zamanların en çok groupie elde etmiş adamıdır. Sevgilisine çok çektirmiştir bu özelliğiyle. En sonunda dayanamayan sevgilisi 2 kg kokain ile birlikte annesinin evine kaçmış olabilir de. Bu olaylardan sonra sevgilisi Pam'in ölüm teorilerine konu olması kaçınılmaz bi sondu.
Jim Morrison bi filozof, bi şair, bi müzik adamından öte bize bişeyler anlatmaya gelmiş peygamberden hallice güzel bi adamdı. Ölüm onu evinin küvetinde kucakladıgında kan kusuyodu. Ölüm nedeni asla araştırılmadı. Bi çok teori ortaya atıldı, kimi çılgınca "yaşadığını" söylüyo, kimi suikasta kurban gittiğini..
Lizard King 1971'in 3 Temmuz'unda aramızdan ayrılalı 40 yıl oldu. Kuşaklar değişti ama onun bi müzik tanrısı olduğu gerçeği, fikirleri, sesi ve yüzü asla değişmedi, değişmeyecekti.
"Tanrılar hayalerle uyuşturur bizi. Bize kitaplar, konserler, galeriler, şovlar, sinemalar verirler. Özellikle de sinemalar... Sanat yoluyla kafamızı karıştırır ve kendi köleliğimizin içinde kör ederler bizi. Sanat, hücre duvarlarımızı süsler, sessiz ve bir örnek tutar bizi.."
Jim Morrison
The Doors (1991)
Morrison için nihilizmin dibine vurmuş hatta o dönem akımın öncülerinden olmuş diyebilir miyiz? Hayır. Çünkü nihilizmin doğrudan kendisi olmuştur bu abi. Friedrich Nietzsche, Albert Camus, Dylan Thomas ve Charles Baudelaire hayranıdır. Müzik adamı olmasaydı nihilist bir filozof olacagına kesin gözüyle bakılabilirdi.
Aslında, sahnede mastürbasyon yapması, akabinde tutuklanması, yine sahnede annesine-babasına küfür etmesi ve konserlerinden önce otel odasının balkonundan kendini sallandırması dışında normal bir birey sayılabilir.
Sinemasever bi abi olarak Morrison "Filmler yapay olarak döllenmis ölü fotograflar bütünüdür." tarzı açıklamalarıyla bir dönemin zihninde derin aydınlanmalar yaratmış, toplu sinema baskınlarına sebebiyet vermiştir. Kendi hayatını sinemada izlese Val Kilmer'i kıskanır mıydı? bilinmez.
The Lizard King (Kertenkele Kralı) lakabını kendisine vermesinin sebebi; kertenkelelerin dünyadan yok olsa da ekosistemin bozulmayacağını öğrenmesidir. Kertenkeleleri tam bağımsız hayvanlar olarak tanımlar ve kendini onların kralı ilan eder.
Tüm zamanların en çok groupie elde etmiş adamıdır. Sevgilisine çok çektirmiştir bu özelliğiyle. En sonunda dayanamayan sevgilisi 2 kg kokain ile birlikte annesinin evine kaçmış olabilir de. Bu olaylardan sonra sevgilisi Pam'in ölüm teorilerine konu olması kaçınılmaz bi sondu.
Jim Morrison bi filozof, bi şair, bi müzik adamından öte bize bişeyler anlatmaya gelmiş peygamberden hallice güzel bi adamdı. Ölüm onu evinin küvetinde kucakladıgında kan kusuyodu. Ölüm nedeni asla araştırılmadı. Bi çok teori ortaya atıldı, kimi çılgınca "yaşadığını" söylüyo, kimi suikasta kurban gittiğini..
Lizard King 1971'in 3 Temmuz'unda aramızdan ayrılalı 40 yıl oldu. Kuşaklar değişti ama onun bi müzik tanrısı olduğu gerçeği, fikirleri, sesi ve yüzü asla değişmedi, değişmeyecekti.
"Tanrılar hayalerle uyuşturur bizi. Bize kitaplar, konserler, galeriler, şovlar, sinemalar verirler. Özellikle de sinemalar... Sanat yoluyla kafamızı karıştırır ve kendi köleliğimizin içinde kör ederler bizi. Sanat, hücre duvarlarımızı süsler, sessiz ve bir örnek tutar bizi.."
Jim Morrison
The Doors (1991)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)